|
|
Ne seksi, ne sitisi.. Café Clémentine’in bonfilesi, vellanın şeypi
26 Haziran 2008 Perşembe
Mutlu Tönbekici e-posta : mutlu.tonbekici@gmail.com
|

Şehirlerimizde bir “Sex and the City” rüzgarları esiyor. Geçen hafta sonu 43 bin 144 kişi izlemiş filmi!
Vay vay vay... New York’lu 4 gacının “seks ve şehir” maceralarının hayli meraklısı varmış meğer.
Biz ise bu sayıyı yükseltmek yerine (zira seansa yetişemedik) gittik kendimizi alışverişe vurduk. Ama bizdeki durum şöyle: “No seks, no city, bolca kilo”
Ve daha kötüsü: Yaz geldi anasını satayım.
Bir diğer deyişle: Tombullar kış sever, (örtün Allah örtün) ve lakin o harikulade mevsim çoktan bitti. Kabus mevsim geldi, çattı.
Bre Allahsızlar! Bre utanmazlar! Bre insafsızlar! Bütün mağazaları dolaştık, insan ilaç için BİLE mi yapmaz birrrrr tanecik dombul abla kıyafeti! Tombulu geçtim balıketi, balıketini geçtim, yuvarlak bile olsan nafile. Biz normal kadınlar için bir Allah’ın “dizaynır tosbağası” bir şeyler çiziktirmez miydi?
“Bu yıl modeller bööööle hanfendi...”
Yani? Pörtlek model yılındayız.
Ne giysek oramızdan buramızdan bir şeyler pırtlıyor. Tabii girebildiklerimize. “Bu 40 beden değil, etiket/dikiş/zart/zurt hatası var herhalde” diye cıyaklıyorum kabinlerde, satıcı kızlar gülmemek için kendilerini zor tutuyor. (Gülün gülün.. Bir gün size de gülecekler!)
Tamam zayıf değiliz. Kemiklerimiz sayılmıyor. Samantha, Carrie veya öbürlerinin adını unuttum, o hatunlardan değiliz. Evet ama biraz altlarda, biraz da ortalarda bir şeyler toplanmış o kadar diyelim. Obezite sınırlarına falan dayanmış değiliz yani.
Hadi bakalım. Mevcut koşullarda bul bir yazlık pantolon da göreyim seni! Faik Sönmez’in (büyük beden markası) vitrinlerine de baktırdınız ya beni, eh alacağınız olsun. (Ama sadece baktım. Denemedim. Hayır denemeceyim. Hayır hayır.. Yok olmaz. Girmeyeceğim oraya.. Zorlamayın beni.. Noooo... Nooo!)
Kader arkadaşım F. ile daha fazla sinir harbi yaşamamak için elimize üç beş x-large tişört ile Astoria’daki Café Clémentine’e gittik.
Filme gidemedik ama Sex and the City kızları gibi olalım bari deyip yemek ısmarlayıp şarap içmeye başladık. Sonra N. de geldi başladık kaynatmaya ama ne seksi, ne sitisi! Varsa yoksa onun boşanması, bunun veledi, şunun ev kredisi.. Seri felaket haberleri şeklinde gidiyoruz..
“Bu ne lan..” dedim bonfileye dalarken. “Tek bir heyecanlı aşk macerası konuşulmayacak mı bu masada?”
Pis bir suskunluktan, Astoria’da oturmak ister miyiz, Seda Sayan’la komşu olmak ister miyiz muhabbetinden sonra bu sefer de “nasıl acısız zayıflanır” mevzuu açıldı. O vella şeype gitmiş de göbeği gitmiş de o radyo frenkansı yaptırmış kolları incelmiş da.. Ama şimdi yeni yöntem şuymuş da esas hadise o olacakmış da... Bu arada bir iştah bir iştah.. Bonfileler gitti, makarnalar geldi, o bitti ananas içinde krokanlı tatlılar geldi, sapık güzel browniler gitti.
Peheee.. Bir masalmış geçen yıllar, kaç ‘kırık’ kaldı elimizde, “Sex and the City” bir rüyaymış uyandık, tadı dilimizde kaldı... “Seks at home”, (o da olursa) food in the city (o da ay başında) şeklinde bir dünya kurmuşuz çoktan.
Sonuç: Birbirimize yakışıklı arkadaşlarımızın telefonları yerine zayıflatma merkezlerinin telefonlarını verdik ve kalktık.
Rezalet! (Café Clémentine’deki yemek güzeldi ama..)
Bu yazı toplam 5 defa okundu.