Bir çay hikayesine başlamış idim değil mi ben? Araya bir toz duman girdi, fırtınalar koptu.. Her neyse.. Ne diyorduk? Çay.
Bildiğiniz gibi çay memleketi Rize’deydim. Dünyada kişi başına en çok siyah çay tüketilen ülke olduğumuzu biliyor muydunuz? Kişi başına 2.8 kilo!
Şaşılacak bir şey değil tabii. Sabah akşam çay tüketen bir milletiz. Bu çay tüketimine tek başına yılda en az 4 kilo ile hayli katkıda bulunanlardanım. Küçük bir çay sapığıyım yani.
Fakat gördüklerimden sonra artık elime her çay aldığımda bir durup düşünüyorum. Önce gördüğüm o olağanüstü güzel vadiler geliyor aklıma (bizim Çayelili Muzaffer Abi’nin deyimiyle “buruşturulmuş kağıt gibi” duran dağlar) sonra da o emek.
Müthiş bir şey çay işi! Çay denilen şey sadece ve sadece çay bitkisinin sürgünlerinden yapılıyor. Şimşir gibi bir bitki çay. Kendi haline bırakılsa 3-4 metrelik bir ağaç haline geliyor ama toplaması kolay olsun diye sürekli budanıyor ve böyle top gibi yarım insan boyunda bir çalıya dönüştürülüyor.
İşte çay dediğimiz şey bu bitkinin yılda üç kere verdiği sürgünlerinden yapılıyor. Sürgünün tümü de değil toplanan. Ucundaki iki buçuk yaprak. İkisi normal birisi küçük olduğu için iki buçuk yaprak deniliyor. Çayın lezzetini veren her şey bu sürgünlerde oluyormuş. Geri kalan yapraklarda bir numara yokmuş.
Elle toplanan en makbulü. Sri Lanka’da (Seylan) öyle yapılıyormuş. Ama o iş zor. O nedenle torbalı bir makas var, onunla toplanıyor çay sürgünlerinin ucu. Çoğu zaman yağmur altında, yarı kuru yarı ıslak ve tabii çoğunlukla kadınlar tarafından tek tek...
Fakat sonrası daha da zor. Çaylar önce solduruluyor. Soldurma dedikleri çay yaprağının esnek hale getirilmesi. Sonra bu esnek hale getirilmiş yapraklar makinelerde kıvrılıyor. İki taş arasında (diyelim) birbirlerine sürttürüle sürttürüle bir büklüm oluşturuluyor. Kıvrıldıktan sonra içine hava veriliyor, çayın tadını veren enzimlerin yaprağın dışına çıkması sağlanıyor. En son olarak da fırınlanıyor. Sonra da içindeki çöptü, saptı gibi gereksiz unsurlarından, bayağı ilginç metotlarla ayıklanıyor. Yemyeşil giren şey simsiyah çıkıyor.
***
Doğadan’ın çay fabrikasında duyduğum kokuyu asla unutamayacağım. Bir kazan çayın içine düşmüş gibi.
Doğadan, yeni bir uygulama başlatmış. Çayda İkinci Hayat projesi. Türk çayının Seylan çayı gibi kaliteli ve dünya çapında bir çay olması için geliştirilen bir proje. Çayların elle ve sadece 2 buçuk yaprak toplanması için (zira bizimkiler beş buçuk, altı buçuk, yedi buçuk Allah ne verdiyse topluyormuş) çay bahçesi sahipleriyle görüşmüşler, eğitim vermişler, taban fiyatın üzerinde fiyat vermişler. Zira yanlış toplanmış çaydan iyi çay yapılmıyormuş.
Aldıkları sonuçtan çok memnunlar. Giderek daha çok bahçe projeye katılmış. Rize’de acayip bir hareket gelmiş. Yılların “zor dem veren tozlu Türk çayı” intibaını kırmışlar. Çok güzel, temiz bir çay üretmişler.
Önce yanlış yapıp sonra doğrusunu bulmak da tam bize göre bir iş. Neresinden başlansa kar. Bir bardak çay deyip geçmemek lazım. Şu beton binalar işine ne zaman el atılacak benim de derdim o.
Bu yazı toplam 4 defa okundu.