Yirmi sene öncesinin orta sınıf hallerini anlatan kitabın adı biraz uygunsuzdu ama söylemindeki maksada uygundu..
Hatırlatmak gerektiğinde, doğuştan gelme asaletimizin icabı biz onu “dayı” yapıp servis ediyorduk..
“Orta direği yıkan dayı..”
Bankerdi, faiz furyasıydı, köşe dönme gayretiydi derken “Orta Direk” dediklerimizi bugüne getirdik..
Kredi kartı dağıtan bankaların “gelgelci kızlarına..” teslim ettik..
Şimdi onun borcunun faizini öbür kartın avansı ile ödeyip, yıkıldıkları yerde debeleniyorlar.. Bizim Necati Doğru’ya da bolca konu çıkıyor..
Sıra köylüye gelmişti..
Onu da “Sen bizim efendimizsin..” diye diye hallettik..
Köylüyü bire kadar kırmadıysak da imiğine oturduk.. Ellerimiz boğazında..
Üç beş sıkımda bir soluğu ağızdan alabiliyor, alttan çıkarıyorsa ne mutlu.. Biz de bundan ekonomik gelişme mânâları çıkarıyoruz..
YOK MU ÇARESİ?
Domates markette yetmiş kuruştu.. Yeni doksana çıktı..
Yeşil biberin tonunu aracıya beş yüz liradan teslim edebilen sevincinden göbek atıyor..
Kârı üç yüz lira.. Altı ton biber kaldıranın aylığı yüz elli liraya geliyor.. O da işçi tutmayıp, çoluğu çocuğu çalıştırmak şartıyla..
Köylü kısmı kendini kurnaz zanneder..
Kemal Tahir’in deyişiyle “Kendi aklına gelen şeyin, artık kimsenin aklına gelemeyeceğini..” varsayar..
Hamlesini de buna göre yapar..
Köylünün biri buğdaydan vazgeçip kekik ektiydi.. İyi de para kazandı.. Ertesi yıl Konya Ovası’nın tamamı değilse de yarısı kekiğin peşine düştü.. Sonuç! Kekik beş para etmedi..
Susurluk’tan Hüseyin Kalfa’nın dediği gibi yürüdü işler..
“Geçen yıl sarımsak diken para kazandı.. Bu yıl hepimiz sarımsak diktik.. Para etmedi, battık..”
Eee! Köylü kurnazsa şehir yerinin aracısı bir ölçek daha kurnaz.. Mal bol oldu mu fiyat kırıp hakkından geliyorlar köylünün..
Hükümet adamı desen hepsinden yaman..
Bir eli köylünün diğer eli şehirli aracının boğazında..
Kırkağaç kavunu satan bir yol üstü tezgâhının başındayım..
Kestiğinde kehribar sarısı, pembe meyvesinin kokusu on metreden duyulan canım kavunun kilosu bir buçuk lira..
Pazarlık etsen bir liraya da teslim olacaklar..
Kavuncu Ali iki adet azman seçti.. On bir kilo geldi.. Edebinden on beş liraya fit oldu..
Tezgâhın yanında oturmuş, İzmir’e gitmek için otostopçuya yatkın bir kamyonun gelip durmasını bekleyen Hocaoğlu Ali de bu ticarete gıpta ile bakıyor..
***
“Gel beraber gidelim İzmir’e..” dedim.. Sevinip ayaklandı.. Arabaya binmeden “Domates yermin?” diye sordu..
Hekimbaşı Osman Müftüoğlu ağabeyim, domatesi bir numaralı kurtarıcı ilân etmiş.. Yemez miyim?
Fırladı gitti, yolun berisindeki bahçeye daldı.. Üç beş dakika sonra bir naylon dolusu domatesle geldi..
Gönlü zengin.. Arabaya davet etmemi karşılıksız bırakmak istememiş.. Bahçesinin domatesleri ikramı..
BATTI FISHING..
Hocaoğlu Ali’nin Gelenbe’de dükkânı var.. Bir de bana domates derlediği bahçesi..
Üç beş manifatura işi satıyor.. Beş yıl öncesini masal gibi anlatıyor..
“Pazar kuruldu mu üç beş yüz lira ciro yapardık.. Şimdi yüz elliyi bulduk mu bereket diyoruz..”
Toprağın verdiği de para etmiyormuş.. Misal.. Tütün ekip senede iki ton mal kaldıran birinin on dört bin lirası olurmuş.. Masrafı çıkardın mı on bin temiz.. Nereden baksan ayda sekiz yüz lira..
“Müdür maaşı gibiydi..” diyor Hocaoğlu Ali..
Şimdi iki ton tütünü toplayan altı bin lirayı zor görüyor.. Masrafı çıkar aylık üç yüz liraya geliyor.. Buyur geçin..
Hükümet adamlarına herkes gibi o da kızgın..
“Ürünü bedava alıyorlar elinden.. Vergiydi, mazot parasıydı.. Yoluyorlar köylüyü önce..”
Bir durup lafın gerisini diyeyim mi demeyeyim mi onu düşünüyor.. “Battı fishing yan going..” deyip devam ediyor..
“Sonra bedava kömür dağıtıyorlar.. Ramazan çadırı kuruyorlar.. Düzenleri böyle..”
***
Değişen bir şey yok anlaşılan.. Devr-i saltanatın çulsuz şairi vaktiyle Osmanlı’nın tarım politikasını bir dörtlükte özetlemiş:
Şalvarı şaltak Osmanlı
Eğeri kaltak Osmanlı..
Ekende yok biçende yok..
Yiyende ortak Osmanlı..
Köylü sızlanmasına sızlanmış da mültezimlerle yani vergi toplayıcılarla baş etmenin yolunu da kendince bulmuş..
“O dağ olmazsa bu dağ olur, barhanayı yükler göçeriz..”
Göçen göçmüş, göçemeyen iskân olup tek partinin İsmet Paşası’na teslim olmuş..
UMUT KENEVİRDE
Benim köylüm aslında beceriklidir.. Ak koyunun bokunu kına diye yakar, postundan papak yapıp kafaya takar..
Tek parti döneminde köylünün boynunu kırıp susması biraz da jandarmamızın üstün hizmet gayretinden..
O devrin dillere düşen tekerlemesidir..
“İsmet paşamızın nesi var? Yazı yazan oğlu var.. İnci dizen kızı var..”
Bunlardan köylüye hayır yoktur, demenin naifçesi..
Ancak bunlar teferruattır..
Hükümet adamları ile dokuz yüz yıldır boğuşan benim köylüm vazgeçmez.. Bir çıkış yolu bulur.. Nitekim bulmuş da..
Dağa taşa esrar yapımında kullanılan hint keneviri ekiyorlar..
***
Adamın elli dönüm tarlası var.. Darı ekmiş.. Başaklar sarı sarı adam boyu yükselmiş.. Bir ihbar.. Bir baskın..
Gidip bakmışlar ki iki darı fidanı varsa yanlarında iki de hint keneviri fidanı var..
Yeni icat bu..
Dere yatağı bulup kenevir ekiyorlar.. Toprağı olmayan saksıda ev seracılığı yapıyor.. Okul bahçesi, mezarlık, fidanlık, yol kenarı..
Jandarma illallah demiş.. Onlar söküp yakıyor, köylü yenisini dikiyor.. Buyurun işte.. Tarım politikamızın parlak sonucudur bu..
Şehir yerinin okumuş gözlüklü adamları da otursun.. Okul önlerinde bir içimlik eroinin nasıl beş liraya satılabildiğini düşünsün dursun..
Yine de hiç yoktan iyidir.. Şu sıralarda gördüğümüz tek ucuzluk bu..
Bu yazı toplam 2 defa okundu.