İstanbul’dan İzmir’e 17 saatte gelmeyi başarmış bizden başka bir dörtlü var mıdır şiddetle merak etmekteyim.
Malum: Evlenme mevsimindeyiz. İki haftada bir birinin düğününe gidiyoruz. Yine bir düğün, yine bir nikah ve tabii ki yine bir İzmir... Üstelik hayatımda ilk defa şahitlik de yapacağım!!!
Sabahın köründe yola çıkma planlarımızı tabii ki gerçekleştiremedik. Zira aramızda kimse saati kurmayı akıl etmemiş. Bunca yıldır kendi kendimize bir kez olsun istediğimiz saatte uyanamadığımız halde nasıl oluyor da hâlâ böyle bir iddia taşıyoruz bu da ayrı bir araştırma konusu.
Bandırma feribotu haftalar öncesinden tedbirli sinir karıncalar tarafından doldurulmuş olduğu için Yenikapı’dan kös kös Eskihisar’a gittik. Ve çok şahane bir manzara ile karşılaştık: Uzaydan bile görülecek kadar uzun bir feribot kuyruğu.
An itibarıyla memleket komple hareket halinde. AMA KOMPLE! Koca bir yarımada kımıl kımıl. Hareket edenlerin yüzde 80’i de İstanbul İzmir hattında.
Fakat beklemesi değildi sinir bozan. Medeni insanlar kuyruğa girmiş efendi efendi sırasını beklerken, açıkgöz eşolueşeklerin orta ve dahi emniyet şeridinden önlere geçme hareketiydi insanı çileden çıkartan. Herkes hakaret ediyor, herkes kornaya basıyor ama bu edepsizler hiç aldırış etmeden haşur huşur bizi sollayıp (veya sağlayıp) en öne geçiyor ve hiçbir yetkili de onlara “Hop hemşerim nereye? Sırada bekleyenler hıyar mı? ” demediği için de bir güzel vapura biniyor.
Ve sen, medenilik ederek esasen sadece ve sadece enayilik etmiş oluyorsun. Türkiye’nin sorunu da işte tam da budur.
Manita Bey “ben biraz daha burada durur ve biraz daha enayi yerine konulursam kesin cinayet işlerim” deyip nefis bir U dönüşü ile geri dönüp haşırt diye İzmit yoluna saptı. Kıroluk ve cinayet arasında gidip gelmektense uzun yolu seçti.
Ve lakin o sinirle yanlış yola girdi ve biz, hiç bilmediğimiz bir takım ilçe ve beldelerde dolanmaya başladık. Hem yol soralım hem bir tas çorba içelim diye ilk bulduğumuz kebapçıya gittik.
İşte oradan sonrası bir acayip oldu. Yolculuk yemek yeme ayinine döndü. Bursa’da İskender, Susurlukta tost, Akhisar’da köfte... Aralarda çay, kahve, sigara molaları.. Ve bu nasıl bir şeyse aynı anda bir kere bile çişimiz gelmediği için yirmi beş ayrı yerde ihtiyaç molası..
Tamam suçun büyük bir kısmı bize ait. Durmadan acıktık, durmadan çişimiz geldi, durmadan birimizin sigara ihtiyacı geldi, arada alışveriş de yaptık ama bütün bunlar 9 saatlik yola 8 saat ekler mi?
Karayollarının da muhteşem katkısıyla evet! Zira yolun üçte biri inşaat halindeydi diyebilirim. Bir tırın arkasında bir saat takılıp kalıyorsun.
Anladığım kadarıyla benim ömrüm İstanbul İzmir arasının tam olarak bağlandığını görmeye yetmeyecek. Ankaralılar adam yerine konuldu, İzmirliler konulmadı. Çocukluğumdan beri bu yolu en az 500 kere gidip gelmişimdir, her seferinde “bir dahaki sefere kesin bitmiş görürürüm, şahane olacak” demişimdir ama belli ki bir 500 kere daha gidip geleceğim ama yolun bittiğini göremeyeceğim.
Duble yol denilen şey bu kadar mı zor yapılan bir şeydir? İzmir İstanbul bu kadar mı umursanmaz bir hattır? Yılda sadece 2 ay mı çalışılmaktadır? Bu da Temmuz Ağustos mu olmak zorundadır? Peee pee nereye kadar?
***
Son olarak bir İzmirli klasiği yapıp gece yarısı kordonda bir tepsi kadar midye dolma da yedikten sonra nihayet evlere varabildik. Çok güzel oldu, zira zor bela 2 kilo vermiştim, hepsini fazlasıyla geri aldım.
Düğüne dev bir göbekle gitmeye hazırım komtanım.
Bu yazı toplam 6 defa okundu.