An itibarıyla bir tarlaya kurduğumuz küçük köpek çadırımızın içine sığınmış, tıpırdayan yağmuru dinlemekteyiz. Bilgisayarımın ve fenerimizin pilinin yettiği yere kadar yazımı yazacağım.
Türkiye’nin en güzel köyündeyiz şu an. Ardanuç’a bağlı yeni adıyla Aydın, eski adıyla Tanzot olan köyde.
Sonunda Artvin il sınırlarına intikal edebildik. Uzun bir yoldu, arada türlü badireler de atlattık ama nihayet vardık.
Artvin merkez için olumlu şeyler söyleyemeyeceğim, Türkiye’nin ekseri şehir ve kasabaları gibi şehircilik faciası ve lakin civar, göz yaşartıcı güzellikte.
Artvin merkezde döner yiyip hiç vakit kaybetmeden Ardanuç’a gittik. Ardanuç, Cehennem Kanyon dedikleri nefis bir kanyondan kıvrım kıvrım giderek ulaşılan sevimli, uykulu bir kasaba. Ortasında bir park var. Vakti zamanında Ruslar yapmış. (Bu bölgeler 1878-1917 arasında Ruslarındı biliyorsunuz) Parkta bir süre oturup çay bahçesinin sahibi Orhan Aksoy’la sohbet ettik. Son derece sempatik, zeki ve her şeyden haberli bir insan.
Sonra Tanzot’a çıktık. Çık Allah çık bir köy. Fakat her yüz metrede daha da güzelleşiyor doğa.
Sonunda gözlerimize inanamadık. Heidi’den fırlamış gelmiş gibi bir yeryüzü parçası. Ağustos’ta bile yeşil çayırlar, çayırların etrafında koyu yeşil uzun uzun çamlar, bir yerden bir derecik akıyor, ahşaptan nefis evler güzel güzel serpiştirilmiş... Dünyanın en güzel doğasını ve köyünü yap deseler ancak böyle bir tablo çizilirdi. Her şey planlanıp konulmuş gibi.
Köye girdiğimizde benim yazı zamanım gelmişti. Ekibi çadır kurmaya yollayıp köy kahvesinin önündeki kamelya gibi bir yere oturdum. İki dakika köyün bütün nüfusu etrafımdaydı. Çoğu renkli gözlü, aydınlık yüzlü insanlar. Meraklı meraklı bakıyorlar.
Soru şu: “Kimlerdensin kızım sen?”
Son on yıl içinde akrabasını ziyaret dışında gelen 20 kişinin dördü bizdik herhalde. (Bu 20 kişinin biri de Şoray’mış bu arada. Ne gezmiş haa o da... Bravo valla..)
“Ben sizden değilim, meraktan geldim” cümlesini 20 kere etmişimdir herhalde.
Sonra bana elektrik lazım oldu. Hemen bir eve götürdüler. O kadar az vaktim vardı ki insancıklara ne olup bittiğini açıklayamadan evin bir köşesine kurulup hızla yazdım yazımı.
Sonra yazımı gönderme faslı başladı. Köyde cep çekmiyor. İnternete ceple bağlanıyorum. Bir yerde çekiyor dediler oraya gittik ama yeterli gelmedi sinyal. Bağlanamadım.
Güneş battı batacak, gazete yazı bekliyor, yollamak zorundaydım. Ekibin yarısını orada bırakıp arabaya binip hızla aşağıya inmeye başladık. Yol aşırı virajlı, vakit az ve yağmur bulutları yüzünden midir nedir bir türlü sinyal alamıyoruz. Bilmediğimiz yollardan ben elimdeki cebi sinyal alsın diye böyle havalarda falan tutup paldur küldür iniyoruz. Sonunda, ama hayli indikten sonra, bir yerde aldık sinyal. Allah’ın dağında internete bağlandım ve yolladım.
Dönüşte gündüz girdiğim eve misafir olduk. Demirci Mustafa’nın eviymiş. Bize nefis bir sofra kurdular. Bulgurlu taze fasulye, ceviz, dut pekmezi, teleme peynir, patates ve çaydan oluşan harikulade bir tanrı misafiri sofrasıydı. Ellerinde ne varsa çıkardılar. Babaanne durup durup sarıldı bana. İlla kalın dediler ama çadırlarımıza döndük.
Şimdi mutluluktan ve uykudan gebermek üzere uyku tulumuma girmiş çadırımızın üzerine yağan yağmuru dinliyorum. Abartmazsa iyi olur zira çadırımız yazlık. İki kedi köyde fena kapıştı, sesleri buraya kadar geldi. Serin, nefis bir hava var. Altımda çimler hışırdıyor. Yapmak istediğim her şeyi yaptıktan sonra el ayak çekmek için daha iyi bir yer olamaz. Kendimi uzun zamandır bu kadar mutlu hissetmemiştim.
Pilim bitiyor.. Şimdilik bu kadar...
Bu yazı toplam 2 defa okundu.