Ayşeme ziyaret beni çok etkiledi. Ayşe bana haftada bir gelen temizlikçim. Her Çarşamba, çocuklarını okula yolladıktan sonra gelir, bütün gün hiçbir şey yemeden, hiçbir şey içmeden, neredeyse hiç konuşmadan, beş dakika bile dinlenmeden evimi dertop eder gider. Nereden buluyor bu gücü, nasıl bu kadar disiplinli merak ederdim.
Sohbetlerimiz hep kapı önünde, giderayak olurdu. O başörtüsünü özenle, iğnelerle miğnelerle bağlarken anlatırdı köyünü.
“Yüksekte” derdi. “Manzarası çok güzel” derdi. “Ama bir şeyimiz yok” derdi. “Böyle senin evin kadar bir tarlamız var. Ekersen doyarsın, ekmezsen aç kalırsın” derdi.
Gülümserdim. Maaşa çalışan bir ailenin maaşa çalışan bir evladı olarak yediği içtiği giydiği her şeyi para ile satın almış bir insan ne kadar ikna olabilirdi ki böylesine ‘kapalı’ bir ‘ekonomiye’?
Sonra gördüm. Dağların en tepesinde, uçurumun ta kenarında, kuş belki uçar ama kervan asla geçmez bir noktada, yol, su, elektrik, telefon, cep, doktor, avukat, devlet, hükümet, Avrupa Birliği, Amerikan seçimleri gibi aklınıza gelebilecek her şeyden uzakta bir köy. Elektrik 5 sene önce, şebeke suyu 1 sene önce gelmiş. Ondan evvel kovalar ve bidonlarla öteki köyden taşıma. Tuvalet dediğin bir çukurun üzerinde bir tahta parçası. Özetle ancak bir kartalın yuva yapmak isteyebileceği bir yer. Kan ter içinde yukarıya vardığımızda Ayşe muzır muzır gülüyordu. “Sana yolumuzun böyle olduğunu bilhassa demedim. Sonra gelmekten cayarsın diye..”
Bu kadını gel de sevme şimdi!
Sabah kalktık, baktık yine güzeller güzeli bir kahvaltı hazırlamışlar. Bir sofraya bakıp oradaki her şeyin sıfırdan ve o ev halkı tarafından üretildiğini bilmek o kadar tuhaf bir şey ki... Biz şehirlilerin mümkün değil anlayabileceği bir şey değil bu. Ev reçeli diyoruz ama meyve pazardan. Ev ekmeği diyoruz ama un bakkaldan. Ev yoğurdu diyoruz ama süt mandıradan.
Bu sofrada ise her şey İNEĞİNE kadar ev yapımı... Süt inekten, buğday tarladan, un dibekten, meyve ağaçtan, mısır yan komşudan yonca karşılığı, buzağı inek abla boğa ağbiyle buluştuğunda... Para yok! Olsa tabii çok mutlu olurlar ama yok. Çünkü satacak bir şeyleri yok. Taşıma su ile minicik tarlalarına ancak kendilerine ve ineklerine yetecek kadar ekebiliyorlar. Fazladan bir mısır tanesi bile yok. Bütün yaz kışlıklarını yapabilmek için sabahın köründen gece yarısına kadar didiniyorlar. Hiçbir şey satın almadan bir yaşam hayal edebiliyor musunuz? Ama gerçekten hiçbir şey!
Zor. Çok zor bir hayat. Gençlerin hepsi kaçmış, batıda başka hayatlar kurmuşlar. Beş on yaşlı kalmış. 50-60 yaşında kadınlar yüz yaşında gibi görünüyor.
Dönerken gençlerden biri de geldi bizimle. O da Balıkesir’e kaçmış. Kırık dökük yollardan aşağıya inerken “Allah Yusufeli’ni kullarını cezalandırmak için yaratmış” dedi.
***
Kendilerini cezalandırılmış gibi gören insanlardan oluşuyoruz. Haklarında ileri geri konuşmadan önce bir kez daha düşünmek gerek...
Bu yazı toplam 7 defa okundu.