Birden çok yorgunum Sabırsan Okur.
Zira günlerdir koş oraya-koş buraya.
Evin içinde yani.
Kızım iki yaz nce, artık ‘çocuk odasındaki’ zımbırtıları istemediğini-
Yeni bir yaş dönemi, yeni bir oda düzeni!
Ben ufak tefek kabine değişiklikleriyle durumu idare ettim: Yeni 1 Adalet Karyolası, İçişleri Dolabı filan.
Ama ruhen sığamıyor hakikaten artık odasına. Duvarlarında çok kıvır zıvır ve de her taraftan taşan, ayrıca dev bir duvar rafları düzeninden de üstüne üstüne gelen oyuncaklar oyuncaklar.
O kadar çok oyuncak almışım ki; suçlu tamamen benim.
Bana annem çok fazla oyuncak aldı. Ben de kızıma.
Kadınların esasında bütün oyuncakları kendilerine aldıkları, tabii ki malumum.
Bunu saklayacak halim de yok.
Arkadaşlarıma, çok tutamayıp kendime, arkadaşlarımın çocuklarına- ben herhalde, ne bileyim Terapi’de Toy Addicts Anonymous’ta, ayağa kalkıp kendimi tanıtmam icap etse (Arizona’da) “My name is so&so: I am a toy addict” demek durumunda-
Her fırsatta, her yerden bi oyuncak
mıknatısladığı gibi beni kendine; alırım işte, eve taşırım. Ya da aldığım kişilere.
Ama kızıma abartmışım. Ve istemiyor işte şimdi bütün o oyuncak kalabalığını odasında. Çocukken istediğinden bile emin değilim.
Oyuncakla oynayanlar’dan değildi kızım.
Şimdi, ilerde, onları görmek isterse; eledim sözümona bir kısmını. Kalanları günlerdir yıkıyoruz, kurutuyoruz, kolilere basıyoruz. Depo’ya! Kaderleri böyle olacak bugün.
Dün çok tatlı Alman bir fotoğrafçıyla çalıştık, resimlerimi çekti yani bizim evin yakınlarında.
Ben bütün gün Oyuncakaltı’ydım bu işte zırva gailelerle. Son yarım saatte hazırlanıp koşturdum. “Bi kere de git bi saç baş yaptır, be kadın.” Bu iç sesi kaale alacağım YOK. Feci sıkılıyorum hazırlanmaktan. Ve hiçbir şey için hazırlanamıyorum. Ne içerden, ne dışardan.
Neyse, sonra o tatlı fotoğrafçıyla bize geldik. Su içsin diye. Ben ne kadar yorulduğumu anlatıp ispatlamak için camdan aşağı bakmasını istedim.
Aşağıda bahçede, onlarca yıkanmış oyuncak kuruyorlar zira. Ve de oyuncak nüfusunun üçte biri.
“Niye vermiyorsunuz ki?” dedi (feci) haklı olarak.
“Kızım için anlamı olanları seçtik, diğerlerini verdik” dedim. (Ki, doğru: bunlar elenmiş halleri.)
“That’s a lot of meaning” dedi.
Bu sabah da kızım “Anne verelim mi hepsini?” buyurdu.
Bunca emek üstüne mi? Hem çok fazla emeğim, düşünce ruhum var artık bu projeye boca edilmiş; hem de benim anılarım. Manalarım. Oyuncaklarda mana hastası benim!
Ben çocukken Türkiye, Sovyetler Birliği dönemindeydi ve öyle salkım saçak oyuncak yoktu. Pilavcı Pasajı, Tophane’deki Amerikancılar, orası burası. İstiklâl Caddesi’ndeki yegâne büyük oyuncakçının, adı neydi? Bonmarşe?
Her neyse. Annem o kadar çok oyuncakladı ki beni, yatağımın üstü silme oyuncak dolu olduğu için ve hepsini çok derin manalarla dizmiş olduğum için; gidip annemin yanında uyurdum bazen. Oyuncakları indirip tekrar dizecek manalı manalı, takatim olmadığında.
Hindistan’da sefih bir seyyahken dahi, Kerala’daki (Allepey miydi?) bir kırtasiyeciden teneke bir Pinokyo bulup aldım. Devasız bir oyuncaklanma hastalığı. Benimkisi.
Geçen hafta Eminönü’ne geçmek için var edilmiş o korkunç geçitte olağanüstü bir teletabi bulup (yeşil renkte) arkadaşımın oğluna aldım. Sonra tabii, yol boyunca çok bağlandım teletabi’ye. Çabucak arayıp arkadaşımı, oğluna aldığım oyuncağı bildirdim ki, su koyverip içselleştirmeyeyim.
Üstelik galiba Tahtakale İşi. Böyle çakma bazı oyuncaklar yaratıklandırıyor Türkler. Ve yeminle tatlarına doyum olmuyor.
Beş-altı sene önce Tahtakale’den edindiğim-iz Nemo gibi. Orjinalinden daha tatlısını, canlısını, canayakınlısını kotarıvermiş Türkler ordaki atölyelerde. Ya da Çin’de yaptırtıyorlar, çizimleri dayayıp. Bilemiyorum. Ama herrrr yer müthiş oyuncak kaynıyor. Kaynayabilir iştahlı bir çift gözün varsa yani.
Bratz rafını dizerken bugün- kızım Bratz’ler fırladığında kapitalist semalarda, hepten oyuncak işinden vazgeçmek üzereydi. Ama kaşla göz arasında 10-12 kadar kız Bratz’le 3-4 oğlan sahibi edivermişim odasındaki Bratz rafını. Yatak setiyle, kuaför salonu und bir de eski tarz ‘diner’ seti de cabası.
İşte Bratzlerin Üstünlüğü üstüne (maalesef) çok düşünmüşlüğüm bulunuyor. O fikirler üşüştü kafama. Bir kere Bratzler kendi başlarına AYAKTA DURABİLİYORLAR! Barbieler sakat ayaklarıyla parmak uçlarında, bi yerlere dayanarak durabiliyorlar ancak. Bu, çok çok mühim.
İyi giyiniyorlar: hep, trendy, funky. Kim ne yaptıysa bi türlü Barbieleri doğru dürüst giyindiremedi. Belki çok memeli oldukları için ne giyseler rüküş duruyor üstlerinde.
Bir de çok vahim bir Barbie sorunu: KEN!
Yarabbim ne tipsiz, ne nonoş, ne Malibu bi tiptir Ken. En aç gözlü Barbieci kız bile bir tane-iki tane Ken’i olsun, YETER! diye düşünür.
O denli cazibesiz/hünsa tip-ler.
Bratz-öncesi zamanlarda kızımın Barbielerine doğru dürüst bir erkek figürü bulucam diye (aldığım Ken’ler al birini devir ötekini’ydi) helak olmuştum. Çareyi Pocahontas’ın sevgilisi John Smith’i Barbielerin Yeni Ken’i yapmakta bulmuştum.
Yine de haksızlık yapmam/yapamam Barbie’ye.
Bu satırların yazarı orta sonda dahi Barbieleriyle oynayan bir çubuktu, pardon
çocuktu, Sıkıntıböceği Okur.
Kızımın Kitapları’yla devam edeceğim. Zira kitap rafını hallederken de ‘Hatıralar sardı 4 bir yanımı.’ Ve başka kitsch hiçlik’ler. Yeni odaya geçiş yapıcaz- derken.
Bu yazı toplam 8 defa okundu.